NECATİ CUMALI’NIN HAYATI

Necati_CumaliAhmet Necati Cumalı, Mustafa-Fıtnat Cumalı çiftinin ilk çocuğudur. 13 Ocak 1921’de, “Psoderi dağının eteklerinden inen derin bir koyağın ağzında” kurulan Florinada, “Rum mahallesinin sonunda Müslüman mahallesinin girişinde… kalın biçilmiş ağaçtan aşı boyalı çift kanatlı kapısı ile… bitişiğindeki çift kanatlı Rum evi yanında, güzel duracak kadar uyumlu, gösterişli” bir evde, büyük babasının evinde doğar.

Büyükbabası, Cumalı’nın hayatında ve sanatında özel bir yer tutar. Makedonya 1900 adlı kitabında babası Mustafa Cumalı’nın diliyle anlattığı “Babam” başlıklı hikaye, büyük baba İbrahim efendinin hikayesidir.

İbrahim Efendi, gösterişli sevmeyen dinine bağlı, memleketini seven, inançlı ve mücadeleci otoriter birisidir. Yaşadığı topraklara çok bağlı olan İbrahim Efendi, otuz yaşlarında iken erkek kardeşi ile aralarının bozulması üzerine Anadolu’ya geçer. Havran’a yerleşir. Bir yıl süreyle Havran’da ticaretle uğraşır. Ancak memleket hasreti onu tekrar Florina’ya çeker. Kırkına yaklaşırken evlenen İbrahim Efendi, Mustafa doğduğunda altmış yaşındadır.

İbrahim Efendi yedi çocuk sahibidir. İlk oğlu Niyazi küçük yaşta ölür. Altı kardeşin beşincisi Mustafa Cumalı’dır. İbrahim Efendi’nin yaşayan tek oğlu Mustafa’dır. Mustafa, babasına benzemeyen bir yaradılışa sahiptir. Gösterişe düşkün, savurgan, çapkın bir adamdır. Ortaokulu bitirince noter yanına yazıcı olarak yerleştirilir. İstanbul Lisesi’ne yatılı olarak yazdırılır. İki yıl okur, sonra okulu bırakır. Eğlenceye düşkün yaradılışı başıboş bir hayat sürmesine yol açar.

Necati Cumalı, soy kütüğüne ilişkin bir soruyu cevaplarken dedesiyle babasının bu farklılığını şöyle ifade eder:

“Büyükbabam 1927’de öldü. Ben altı yaşındayken, yediyi sürerken…. Büyükbabam ilginç bir adamdı benim. Dindar, Bakın, nasıl dindar? Kendisi hattat, el yazması Kur’an’ları var…

Buna karşılık gizli İttihak ve Terakki Cemiyetinin  planlı ve kurucusu ve başkanı, Büyükbabam, babamın müspet ilimler okumasını çok istemiş…Babam…gitmemiş, canı istememiş. Babam şeydi, nasıl desem, babasına benzemedi bir kere… Çapkın, kumarbaz, yakışıklı ve çok tatlı bir adamdı…”

Mustafa Cumalı’nın bu tarz bir hayat sürmesinde dayısının oğlu Zülfikar’ın da payı vardır. Necati Cumalı, Zülfikar’ı da sanatın buğulu dünyasına taşır ve onu bazı eserlerinde kahraman olarak seçer.

Bazı hikayelerinde hayatı ve ailesiyle ilgili bilgiler veren Cumalı, “Kaylar Rehberim” adlı hikayesinde soyadının kaynağı hakkında şunları söyler: “Kaylar, şimdiki adıyla Ptolemis annemin kasabasıydı. Soyadımın geldi Cuma’da Kaylar’ın biraz daha güneyinde ilk merkezinin adı.”
Kaylardan Fıtnat ile Florina’dan Mustafa’nın evliliklerinden altı çocukları dünyaya gelir ilk çocukları Ahmet Necati Cumalı’dır. Cumalı, adı ve doğum tarihi ile ilgili olarak şu bilgiyi verir: “Benim küçük adım Ahmet. Dedem Ahmet koymuş ilk önce… Sonra babam Necati’yi ilave etmiş”…”Benim büyükbabam ‘hattat’ el yazması Kur’an’ı var. Erkek çocuğu için Kur’an yazmış. Onun arkasında ‘Ahmet doğdu’ 31 Kanunuevvel 1336’der. Bunu yeni takvime çevirdiğimiz zaman 13 Ocak 1921 yapıyor.”

Lozan Antlaşması imzalanıp, Batı Trakya Türkleri, Batı Anadolu Rumları ile mübadele edilince Cumalı’nın büyükbabası İbrahim Efendi Florina’dan ayrılmak istemez. Doksan üç yaşındadır. Selanik’te zorla vapura bindirilir. Bu sırada ayaklarına felç iner. Cumalı ailesi göçmen olarak İzmir’in Urla ilçesine yerleşir. Büyükbaba İbrahim Efendi üç yıl sonra ölür.

1924’te gerçekleşen bu göç üç yaşındaki Necati Cumalı’yı derinden etkileyecek, ona “bir göç yaşadım, dil değiştirdim…” dedirtecektir.

Cumalı, Kemal Özer ile yaptığı konuşmada çocukluğunun geçtiği ortamları şu şekilde anlatır: “Çocukluğun üç ayrı ortam içinde geçti. Baba evi, küçük toprak sahibi bir ailenin eviydi. Kur’an’dan başka bir kitap bulunmayan ve toplumsal duruma uygun sözlü bir kültürü sürdüren bu aile içinde manzum halk masalları dinleyerek büyüdüm. Bunun yanı sıra, tatilleri yanında geçirdiğim okumuş bir dayım vardı. 1914’te sosyalizme bağlanmış, uyanık bir aydındı. İlk kitapları onun evinde gördüm… Bu arada annemin Urla’da çiftlikte yaşayan bir akrabaları yanında geçirdiğim tatilin beni bu kır yaşamına yaklaştırdığını söyleyebilirim. Bu üç ev arasında büyüdüm. Bu üç evin çizgilerinin birleştiği bir kişiliğim oldu sanıyorum. Bunlar Kurtuluş Savaşı’na katılmış Ülkücü insanlardı, en büyük övünçleri göğüslerinde taşıdıkları İstiklal Madalyaları idi. Kuşağın çoğu gençleri gibi bende halkçı, devrimci, laik ve toplumcu inançla yetiştim. Sonumu biliyorsunuz. Yavaş yavaş dirilen iltica ve II.Dünya Savaşı’nın karaborsacıları siyasi bir güç olarak kuşağımın karşısına dikildiler”…

İlkokulu Urla’da Şehit Kemal İlkokulunda bitiren (1931/1932) Cumalı, “Kur’an’dan başka bir kitap bulunmayan bir evde” büyür. İlkokul sıralarından itibaren “manzume” ile ilgilenmeye başlar.

Cumalı’nin ilkokulu bitirdikten sonra ortaokula gitme arzusu önce hayal kırıklığı ile sonuçlansa da sonraki gelişmeler ona okuma imkanı sağlar. Bu gelişmeleri Cumalı şöyle anlatır: “Ertesi gün, – Burada anmamın yeri var; çünkü borcumu yerine getiremedim, – bağlardayız, bir de baktım yengem İzmir’den kalkmış gelmiş… ‘Ben oğlumu okulsuz bırakmam!’ dedi. Urla’da biz yetmiş kişi bitirdik ilkokulu. Ortaokula giden bir tek ben oldum aralarından. Beni de yengem aldı, yanında okuttu üç yıl”

Ortaokulun son yılında şiirle karşılaştığını belirten Cumalı, Refik Ahmet Sevengil’in hazırladığı Türkçe kitabında Necip Fazıl’ı okuyunca büyülenir. Başlangıçta basit bulduğu manzumelere benzemeyen bu şiirler için Cumalı duygularını şöyle ifade eder: “O zamana kadar okuduğum manzumelere benzemiyordu bu okuduklarım. Büyülenmiş, hemen ezberlemiştim bu parçaları. Bu şiirlerin itmesiyle okul kitaplığında “Örümcek Ağı”nı “Kaldırımlar” ı buldum.

Faruk Nafiz’i okuyup hayal kırıklığına uğrayan Cumalı, Nazım Hikmet’in şiirlerini okuyunca ona bağlanır.

İzmir Erkek Muallim Mektebinin orta kısmını 1935’te, liseyi, İzmir Atatürk Lisesinde Haziran 1938’de bitiren Cumalı, Urla Halkevi’ndeki zengin kitaplıktan yararlanır.

“Ulus olma süreci”nin şairi olan Necati Cumalı, lisenin son sınıfına gelinceye kadar Necip Fazıl ile Nazım Hikmet’in yanında, sadece Haşim’i ve Yahya Kemal’i de okur.

Lisenin son sınıfında tanıştığı Hüseyin Batu, Cumalı’ya yeni ufuklar açar. “Varlık, Yücel, Gündüz, Çığır gibi dergilerin adlarını” ondan öğrendiğini belirten Cumalı, Dıranas’ı, Tarancı’yı, Dağlarca’yı okur. Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’in “Garip” anlayışı içinde yayınladıkları ilk şiirlere yakınlık duyar.

Arkadaşı Hüseyin’in de teşvikiyle liseyi bitirdikten sonra şiirler yazmaya başlar. Yazdıklarını arkadaşını postalar. O dönem şiirlerini “sevdiğim şairlerin şiirlerine benziyordu” diye niteleyen şair, ilk şiirlerini yırtar.

Liseyi bitirdikten sonra şiir üzerine yoğunlaşan Necati Cumalı, “ Atatürk’ün öldüğü yıl İstanbul Hukuk Fakültesi birinci sömestr” öğrencisidir. O yıllara ait anılarını şu şekilde anlatır. “10 Kasım 1938 sabahı ilk dersimiz ekonomiydi. Prof. Dobresberger dersine yeni başlamıştı ki, Atatürk’ün ölüm haberi sınıfa ulaştı. Profesör dersi kesti.”

Necati Cumalı, İstanbul Hukuk Fakültesindeki öğrenimini yarıda bırakır. O yıllardaki bunalımlarını ve üniversiteden itibaren yaşadıklarını yine kendi ifadesiyle şu şekilde verebiliriz: “…Ben çıkmaza girdiği, tekdüzeleştiği her yol ayırımında değiştirdim yaşamımı. 1938’de İstanbul Hukukuna yazılmıştım. 1938 Eylül sonları ile 1939 Ocak’ı arası tam bir bunalım ayları oldu yaşamımda. Gerçekten aşık mıydım? Yoksa cinsel bunalımlar mı geçiriyordum? Sıkıntılı soluk alamaz birisi olmuştum. Elime hangi dersi alsam bir sayfa okuyamıyordum. Sokaklara atıyordum kendimi. Bıraktım İstanbul’u, Ankara Hukuka aktardım kaydımı. İstanbul Hukuk’u dört yıl, Ankara üç yıldı. Şiir yapışmıştı yakama. Öğrencilikten ne kadar çabuk sıyrılsam o kadar iyiydi. Aşktan, İstanbul’dan kaçtım, dört yıllık üniversite cezasını üçe indirdim. Yüksek öğrenimini 1939’da başladığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tamamlayan Cumalı o yıllarda Sabahattin Kudret Aksal, Salah Birsel, Baki Süha Ediboğlu, Şahap Sıtkı ile arkadaştır. Rüştü Onur, Kemal Uluser, Hüseyin Batu ile de mektuplaşmaktadır.

İlk şiirini 1939 yılında Urla Halkevi dergisi olan Ocak’ta yayınlayan şair, etkilenmelerle yazdığı bu şiiri yayınladığı için pişman olur. Kayda değer ilk şiiri 1940’ta Varlık dergisinde “Netice” adı ile yayınlanır.
“Gorki, London, Balzac, Gide, Dostoyevski, Malrauğ” gibi sanatçıların eserlerini okuyarak yetişen Cumalı, 1941’de Ankara Toprak Mahsulleri Ofisinde çalışmaya başlar. Aynı yıl Kızıl çullu adlı kitapta yer alan şiirlerini yazar. 1943’te de Salah Birsel ve arkadaşlarının kurduğu ABC Kitapevinde kendi hesabına bastırıp yayınlar.

Şair “ikinci bir üniversite” diye nitelendirdiği askerliği Çanakkale Ezine’de yedek subay olarak yapar. O yıllarla ilgili hatıralarını şöyle anlatır: “Yedek Subaylık dönemim ikinci bir üniversite oldu yaşamımda. Ezine’de ilk işim bir posta kutusu kiralamak, ilk aylığımdan “Adımlar”, “Yurt ve Dünya” dergilerine abone olmak, Remzi Kitapevine on kitaplık bir sipariş (ödemeli) vermek oldu. Ezine’ye giderken tek kitap götürmemiştim. Ezine’den bir sandık, hepsi de okuduğum kitapla döndüm Urla’ya”

Varlık, Ülkü, Ankara gibi dergilerde şiirleri yayınlanan Cumalı, Ulus gazetesinde şiirle birlikte hikayelerini de yayınlar. İlk hikayesi 1945 yılında “Aysız Geceler” adıyla Yücel dergisinde yayınlanır.

“Halil Vedat Fıratlı’nın 1948’de Güzel Sanatlar Müdürlüğünden alınıp İzmir bölgesi Milli Eğitim Başmüfettişliğine atanmasından sonra 1949 yılının Ocak ayında Necati Cumalı Ankara’daki görevinden alınıp İzmir’e gider.”

İzmir ve Urla’da avukatlık yapan Cumalı (1950-1957), Avukatlığı, yazar “toplumumuzun sorunlarını sergileyen bir laboratuar”da çalışmaya benzetir.

Avutkatlık la yapacağı bir şeyin kalmadığını söyleyen Cumalı, avukatlığı bırakıp Paris’e gider. “Paris’te luartier Latin’de ucuz bir otelin çekme katında dolu dolu on sekiz ay” geçirdiğini söyler.

1959’da Paris’ten hayatını “edebiyat adamı olarak kazanmak” kararıyla İstanbul’a dönen Cumalı, Munis Faik Ozansoy’yun yardımıyla İstanbul Basın Yayın Müdürlüğünde Raportörlüğe atanır.

1960 yılında Berin Teksoy’la evlenen Cumalı, eşinin 1963 baharında Tel-Aviv tanıtma ataşeliğine atanmasıyla Tel-Aviv’e (İsrail), 1964 güzünde Paris Basın Ataşeliğine atanmasıyla da Paris’e gider. 1966’da Cumalı’nin yazdığı yazılar yüzünden eşi Berin Teksoy görevden alınır, İstanbul’a dönerler.

Daha sonra birbirini izleyen yurt dışı gezileri yazarak, değişik mekanlarda değişik milletlerin insanlarıyla tanışma imkanı sağlar. Bu yıllara ait gözlemler, sanatçının eserlerinde oluşmasında etkili olur. Cumalı, o yıllarda ilgili gelişmeleri şu şekilde aktarır:

“…1967 yılında Bulgaristan yazarlar birliğinin çağrılısı olarak başlayan yurt dışı gezilerim, Makedonya, Birleşik Amerika (1970-1978), Sovyetler Birliği (1971-1973), Bulgaristan(1973-1978), İran(1972-1976-1977), Yunanistan (1978), Almanya, Çekoslovakya, Bulgaristan (1980), Finlandiya(1988) ile sürdü.”

Çok yönlü bir sanatçı olan Cumalı, şiirlerinin dışında hikayeleri, oyunları, roman ve denemeleriyle de edebiyatımızda önemli bir yere sahiptir.yeteneğini gereği kadar değerlendirmek ve kendisine bağışlanan ömrün “diyetini ödemek” için çalıştığını ifade eden yazar çalışmayı mutluluğun kaynağı olarak görür.

Türk edebiyatının katkıları ile ölümsüzleşen “Yaşlanmaz Şair Çocuk” Necati Cumalı, 10 Ocak 2001 tarihinde, kansere yenik düşer ve 12 Ocak 2001’de toprağa verilir.

VN:F [1.9.22_1171]
Bu yazının aldığı puan
Rating: 6.7/10 (24 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: -4 (from 6 votes)
NECATİ CUMALI’NIN HAYATI, 6.7 out of 10 based on 24 ratings
anonim
Haziran 8th, 2014 at 5:39 am

güzel ama annemin hikayesi(kemalettin tuğcu) kitap ozeti lazım bana

VA:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)

Yorumunuzu bırakın