Cahit Külebi ile Röportaj – Münevver Oğan – Nuray Altıntaş

-Sayın Külebi, bize özgeçmişinizden söz eder misiniz?

1916 ya da 1917 yılında Tokat’ın Zile ilçesine 12 km uzaklıkta bulunan Çeltek Koyü’nde doğdum. Ailem, 1. Dünya Savaşı’nda Rus orduları Doğu Anadolu’yu işgal edince göç etmiş. Kış kıyamet günlerinde kağnı üzerinde uzun bir yolculuktan sonra gelip o köye yerleşmişler.

Annem ateşli bir hastalık geçirmiş, saçları tamamen dökülmüş ama ölmemiş ve beni doğurmuş. Annemin yapısı çok güçlüydü. Zaten yaşamımdaki birtakım eksikliklerin şairliği beslediği kanaatindeyim. Annem çok zengindi. Zamanla ekonomik durumumuz bozuldu. Babam, parasal durumumuz kötüleşince önce Zile’de nüfus memuru oldu. Daha sonra Tokat’ın Çamlıbel ve Niksar ilçelerinde çalıştı. İlkokulu Niksar’da, liseyi Sivas’ta bitirdim. 1936 yılında İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’na girdim. 1940’ta Edebiyat Fakültesi ve Yüksek Öğretmen Okulu’ndan mezun oldum… Üç yıla yakın bir süre Trakya’da süvari olarak görev yaptım. 1943-45 yıllarında Antalya Lisesi’nde, 1945-55’te Ankara Devlet Konservatuvarı’nda öğretmen olarak çalıştım. Kısa bir süre Gazi Lisesi’nde öğretmenlik yaptıktan sonra MEB müfettişliğine girebildim. Hasan Ali Yücel ile tanışmamız o yıllara rastlar. Yücel, benim şiirlerimi çok seviyormuş. Ben, Antalya’da çalışırken bir grup müfettiş teftişe geldi. Bunların içinde Halil Vedat Fıratlı isminde ünlü bir müfettiş de vardı. Bu herkesi kakıp tepen çok disiplinli birisi. Fıratlı, benim dersime girdi, izledi. Ben ona; “bu yöntemle, ancak bu kadar öğretebiliyorum” dedim. Ders izlemelerin sonunda
zümre toplantısı yapıldı. Edebiyat öğretmenleri öne oturdu. Ben dersliğin en arkasına oturdum. Önde Kemal Hekim diye bir arkadaşım var. Fıratlı, Kemal Hekim’in bütün söylediklerini tersliyor. Ben bu olaya çok sinirlendim, lafa karıştım. O zamanlar okullarda ezbere dayalı, metinle ilgisi olmayan bir yöntem uygulanıyordu. Kitaplar da öyleydi. Söz aldım. Bu yöntemin yanlış olduğunu çok ağır bir dille eleştirdim. Öndeki yaşlı arkadaşım işaretle beni susturmaya çalışıyordu. O anda şaşırtıcı bir durum oldu; müfettiş de benim düşüncelerime katıldığını söyledi. Meğer, Bakanlıkta bir kurul oluşturulmuş ve anadil eğitimi üzerinde çalışma yapılıyormuş. Ayrıca müfettişin kendisi gibi ünlü bir edebiyat öğretmeni olan eşi Sn. Nahit Fıratlı da şiirlerime ilgi duyuyormuş.

Ankara’ya geldiğimde Ataç, S. Eyüboğlu, N. Cumalı, C.. Sıtkı, O. Veli, M. C. Anday ve çok değerli bir gazeteci olan Erol Güney ile birlikte çoğu akşamlar Nahit Hanım’ın evinde, kimi kez de Sabahattin Bey’de toplanırdık. Bu toplantılara Suut Kemal Yetkin, A. H. Tanpınar, Hikmet Birand ve bazen A. Muhip Dranas katılırdı.Orada Mümin adında, iktisat fakültesi mezunu bir gençle tanıştım. O, daha sonra Fransa’ya iktisat doktorası yapmaya gitti ve ünlü bir ressam olarak döndü. Nahit Hanım; hepimizin annesi, dert ortağı ve “sevgilisi” idi. Kendisi hâlâ sağdır ve Türk Edebiyatı’na çok büyük yararlar sağladığı inancındayım.

İkinci askerliğimde Fıratlı beni Ankara’ya çağırdı. Kendisi Güzel Sanatlar Genel Müdürü olmuş. Sabahattin Ali, Devlet Konservatuvarı’nda öğretmen, müdür Orhan Şaik Gökyay. Nihal Adsız da müdür evinde konuk olarak kalıyor. Nihal Atsız, İnönü aleyhine bir yazı yayımlamış. Gece, Hasan Ali, Orhan Bey’e telefon ederek Atsız’ı evinden çıkarmasını istemiş. O da çıkarmamış; bunun üzerine Gökyay ve Atsız’ı gözaltına almışlar. Sabahattin Ali’yi Bakanlık emrine, beni de Sabahattin’in yerine Devlet Konservatuvarı’na diksiyon öğretmeni ve dramaturg olarak atamışlar. Askerlikten sonra Halil Vedat’ın evine gittim. Ben bu işte çalışmam benim diksiyonum kötü dedim. Bir ay boyunca direndim, kabul etmedim. Aylığım yüksek; 87 lira, 250 lira da Carl Eberth’in yardımcılığından veriyorlar. Devlet tiyatrosu da henüz kurulmamış, onun da her temsil gecesinden 10 lira alacağım. Bir de oda. Toplam 500 lira alacağım. Bütün bunlara karşı direndim kabul etmedim ve edebiyat öğretmeni oldum.

Halil Vedat Fıratlı’nın evinde 6 ay süreyle S. Eyüboğlu, N. Ataç, C.Sıtkı, O. Veli, O. Rıfat, M.C. Anday, N. Cumalı ve ben çok mutlu günler geçirdik. Bu bir tür edebiyat hayatımızın altın devri idi. A. Muhip ve F. H. Dağlarca da Ankara’daydı. Ancak, Hasan Ali’ye teşekküre gitmedim. Ali, Bakanlıktan ayrıldı, acı günler yaşadı. O zaman kendisiyle görüştük. Komünistlik suçlamasından kurtulmak için Âli’nin yardımıyla iki kez müfettişliğe atandım. Solcudur gerekçesiyle iptal edildi. Üçüncüsünde H. Âli başarılı oldu ve beni müfettiş yaptırdı. 1971’de müsteşarlığa atandım Fakat, yine solculuk dalaveresiyle bir gecede iptal edildi. Onun üzerine bir süre teftiş kurulunda çalıştıktan sonra 1972’de emekliliğimi istedim.

-Sayın Külebi, Türk Dil Kurumu’nda da yoğun bir emeğiniz var. Bize hem o günleri hem de bugünü değerlendirir misiniz?

1951’den başlayarak TDK’nın üyesi ve yazı kurulu üyesiydim. Emekliye ayrılıncaya kadar yönetim kurulu üyesi, yayım kurulu başkanlığı gibi görevlere seçildim. 1983’te bu görevden ayrıldım. Kurumun en uzun süreli genel yazmanlığını yapan kişiyim. Bu görevi Tanrının bana bir lütfu olarak sayıyorum.

Atatürk’de 1917 yılından başlayarak dilimize büyük ilgi göstermiştir. Devrimleri arasında özellikle dil ve tarih bilincine büyük emek vermiştir. Diğer devrimleri de kendi deyimiyle “çağdaş uygarlık için zorunluydu. Dikkat edilirse daha 1920’den başlayarak dil ve alfabe konusunda sürekli etkinlikler yapmıştır. Ölümünden 53 gün önce yazdığı vasıyetnamede de İş Bankası’ndaki gelirlerini bu iki kuruma bırakmıştır. TDK, çalışmalarında büyük başarı sağladı. Demokratik bir temele dayalı olan çalışmalarını sürdürdü. Etkilerini ve yararlarını siz meslektaşlarımız biliyorsunuz. 1980 darbecileri kendi görüşlerini bize kabul ettirmeye çalıştılar. Biz buna katılmayınca Anayasa’nın 134. maddesine dayalı özel bir yasa çıkararak her iki kurumu da devletleştirdiler. Daha sonraki günlerde bütün partilerin, derneklerin mal varlıkları geri verildiği halde Atatürk’ün miras hakkı çiğnendi. Bu durumda kurucusu olduğum SODEP ve SHP’nin suçsuz olduğunu söyleyemem.

Bugün, artık geçen 13 yıl boyunca Dil Kurumu hiçbir olumlu iş yapmamıştır. Bıraktığımız kitaplar yağmalanmıştır. Atanan üyelere büyük paralar ödenmektedir. Belediye memurlarına kadar siyasi kadrolaşma yaygınlaşmıştır. Diğer yandan, bizim eski yapıtlarımız, bozulup değiştirilerek yeniymiş gibi kamuoyuna sunulmaktadır.

Tarih Kurumu, Atatürk’ün Anadolu halklarının birliği ve Anadolu uygarlıklarının ortaya çıkarılması, için kurulmuştu. Bu, ulusal birliğimizi sağlamak için çok bilinçli bir girişimdi. Kurum, artık bunlarla uğraşmıyor. Hatta, bugünkü başkan; Ata’nın Anadolu’ya çıkışını bile küçük düşürecek demeçler vermektedir.

-Sayın Külebi, biraz da şair Cahit Külebi’den söz etsek. Şiir yazmaya nasıl başladınız?

Daha ilkokula gitmeden kitaplarla tanıştım. Bizim evde çok roman okunurdu. Ablalarımdan biri okur bütün aile dinlerdi. Ben bu hava içinde ilkokula başladım. Okuma yazmayı okuldan önce öğrendim. Çocuklar Cenneti, Altın Işık, Ziya Gökalp’in iki kitabı ve Altın Çiftlik kitaplarını babam bir cuma günü getirdi. İlk ışıklarımdı onlar.

Şiiri neden merak ettiğimi bilmiyorum. Musiki ile şiire çocukken başlanır. Şiire de erken yaşta başlanır. On yedi -onsekiz yaşına kadar acemilik sürer. İlk, orta ve lisede pek çok şiir yazdım. Başlangıçta hececileri beğeniyordum. İyi bir okuyucuydum… Başka şairleri sevgiyle okurdum. Benzer yanım yok ama yaşıtlarım Dranas ve Dağlarca’yı anmalıyım. 1935’ten itibaren okul dışı dergilerde şiir yayımladım. Şiir; mahrem, biraz da alay edilir diye takma adlarla (M. Cahit, Nazmi Cahit) şiir yazdım.

Daha Külebi adını kullanmadan Ataç’tan mektup aldım. Şiirlerimi ilginç bulduğunu eğer Fransızca bilmiyorsam bana Fransızca öğretmek istediğini ve Ada’daki evine gelmemi istiyordu. Nurullah Ataç’a yanıt vermedim ve gitmedim. Çok hata etmişim, çok ilginç bir mektuptu.

Almanya’da iken Varlık’a gönderdiğim “Haziran” şiirinde ilk kez Külebi
adını kullandım. Bu şiirden sonra bütün şiirlerimi Külebi adıyla yayımladım. 1938 yılında Almanya’dan İstanbul’a dönmüştüm. S. K. Aksal arkadaş oldu benimle. Birini ayarlamış “Sokak” adında bir dergi çıkarıyorlar. Bu dergi iki ay çıkabildi. Birinci sayısında iki, ikinci sayısında üç şiirim çıktı. İlk sayıda İstanbul şiiri ilk kez yayımlanıyor. O yıllarda O. Veliler ortaya çıkmış. Ben İstanbul şiirinde bol bol mecaz, kafiye kullanmışım. Bu şiir şu anda benim en iyi şiirim sayılır. Yaşım 19, O. Veli bana o yıllarda hayranlığını belirtiyordu. 80 yaşına geldim, benim için Orhan’ın yazdığı beş yazı beni en iyi değerlendiren yazılardır. Bu yazının tamamı yok: Bu yazıda benim Türkiye’nin tarihini yazdığım yazılıdır. Orhan diyor ki; “Ben şiirden mecaz, kafiye, vezin gibi şiiri şiir yapan her şeyi attım ama Cahit Külebi bunların hepsini kullanıyor. Alışılmış mecazları kullanmıyor. Eskilerin mecaz-ı urfi dedikleri halk mecazlarını kullanıyor. Bal gibi, mis gibi, gül gibi… Bu şiir gelecek yıllara Cahit Külebi devrinin bir tarihi olarak kalacak… Külebi’nin şiirlerini okumaya doyamıyorum.”

Ben, neleri kullanıyorum? Kamyon, kavun, sövmek… Halkın günlük yaşamındaki sözcükler… Benim için çok incelemeler, değerlendirmeler, doçentlik, doktora tezleri yapıldı. Hiçbirini yeterli görmüyorum. Benim hakkımdaki en doğru değerlendirmeyi Orhan Veli yaptı.

İyi bir lisede okudum. Fakat Fransızca öğretmeni konusunda şansım olmadı. Kendisi Fransa’dan geldiği halde bu özelliğini kullanmayan, işleri hafife alan bir insandı. Ne kadar heves ettiysem de Fransızca öğrenemedim. Oysa şair olmak için ilk koşulun Fransızca’yı bilmek olduğunu sanıyorum. İkincisi İstanbul aksanı ile konuşmuyordum, bunu küçümsüyordum. Bu iki özellik şiirimin temelini oluşturdu. Ruhsal hiçbir bunalımım yok (Annemin ateşli hastalığı dışında). Bana gelinceye kadar Necip Fazıl, Fazıl Hüsnü hariç şairlerimiz ya körü körüne halk şairlerini yada başta Fransızlar olmak üzere yabancı şairleri taklit ettiler. Sonuçta yoz şiirler yazıldı. Ben, işte biraz da bunlara tepki olarak şiirlerimi kendime özgü yazdım. Bu da benim küçük avantajım oldu.

Öbür şairlerden çok beğendiğim A. M. Dranas, Fransızlar’ı kelime kelime aktarmıştır. Hatta dili bile tercüme gibidir. Ama iyi bir şair olduğu için özgün şeyler de yazmıştır. Nazım, Ruslar’ı taklit etmiştir. Cahit, Orhan ve arkadaşları yüzde yüz Fransızlar’ı aktarmıştır. Ben ne hececilere, ne de o arkadaşlara özendim. Kendime özgü bir şiir yazdığımı, sanıyorum. Garip şiirlerinin Türkiye’yi allak bullak ettiği dönemlerde ben özgün şiirler yazdım. İlhan Berk, Salah Birsel vd. biraz fantaziye kaçmışlardır. Turgut Uyar ise bir dönem beni taklit etti. Hepsi de iyi şairler ama ben onlardan etkilendiğimi söyleyemem.

-Sayın Külebi, ödül konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 1955’te “Yeşeren Otlar”la Türk Dil Kurumu Ödülü’nü aldınız. Bu yapıtınızdan söz eder misiniz?

Eski yıllarda şimdiki gibi bir ödül bolluğu yoktu. Şimdi herkes babasının ya da kocasının adını unutturmamak için ödül koyuyor. Ödüllerin değerlendirilmesinde de birtakım oyunlar, kulisler dönüyor. Ben bu ödülleri ciddiye almıyorum, ayrıca katılsam da ödül alacağımı sanmıyorum. Önceki yıllarda iki ödül söz konusuydu. Birisi; 1940’lı yılların başında CHP şiir ödülü idi. Öbürü de TDK şiir ödülü.

Bir iş için Ankara’ya ilk kez gelişimde sevgili şair A. M. Dranas’ı ziyaret ettim. Dranas, bana CHP ödülünden söz ederek “girin girin de ödülün değeri olsun” dedi. Elimde “Sıvas Yolları” ve “Hikaye” adlı şiirler vardı. Başvurmaktan çekindim.

İlk ödülümü TDK’den “Yeşeren Otlar”la aldım. Bununda ilginç bir öyküsü var. TDK’de N. Ataç ve S. K. Yetkin ile çalışıyorduk. Bana, “kurum adına ödül koyduk ama sen girmeyeceksin; hem yaşlı hem de arkadaşımızsın” dediler. Oysa gençtim (Yıl 1954). Buna karşın jüriden 3 kişinin oyunu alarak bu ödülü aldım. Suut Kemal ve Ataç, Ankara’ya döndüklerinde “Oyumuzu sana vermedik” dediler. Ben de; “İyi yapmışsınız” dedim.

Bir kez de TRT, çok geniş bir ödül koydu. “Yangın” adlı kitabımla katıldım. 19 kişiye ödül verdiler, ben hiçbirini alamadım.

1981 yılında İş Bankası Edebiyat Ödülü jürisine koymuşlar, yarışmaya katılmak istediğim için bu görevi kabul etmedim. Bu ödüle İş Bankasının daha önce benim yaşıtım olan şairlere ödül vermesinden dolayı başvurmuştum. Ancak, bu işi düzenleyenler, bana bankaca ödül verilmesinden çekindikleri için şöyle bir tevile başvurdular: Ödül yönetmeliğini değiştirdiler ve bir yerden ödül lanın bu yarışmaya katılamayacağına ilişkin bir hüküm koydular. Seçiçi kurul toplantısından önce Yeditepe Dergisi, bana sözde bir unvan ödülü verdi. Bu işe karışanlar arasında arkadaşlarım da vardı. Herhalde Kenan Evren düzeninden çekinmişlerdi.

-Sayın Külebi, Türk şiirinde çok seslilik olgusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her sanatçı kendi dilini, dünyasını ve üslubunu (biçem) kullanırken kişiliğini de ortaya koyar. Bütün sanat türlerinde olduğu gibi, elbette geleneklerden, yaşantıdan etkilenmek zorunludur. Ben içinde yaşadığım, geliştiğim ortamı yansıtmaya çalıştım. Ancak, daha önceki şairlerin yaptığı gibi halk şiirini taklit etmedim. Aslında halk şiirini yansıttığım yolundaki değerlendirmenin de yanlış olduğu kanaatindeyim. C. Atuf, bu konuda kendine uygun bir yöntem benimsedi. Ancak daha sonra benden etkilendi. Ayrıca şunu belirteyim; benim şiirimde Garip Akımında olduğu gibi apaçık bir tepki görülmemekle birlikte; yurdumuzu, insanlarımızı başka türlü gösteren şairlere karşı bir tepki bulunduğunu sanıyorum.

-Sayın Külebi, ulusal eğitimimizin içinde bulunduğu durumu değerlendirir misiniz?

-Türkiye’de ulusal eğitim işleri tersine işliyor. Bunun başlıca nedenleri Amerika’ya gidip yarım yamalak birtakım şeyleri görüp burda uygulamaya kalkan cahil eğitimcilerdir. Diğer bir nedeni de politikanın eğitim sistemi üzerindeki etkisidir. Politika, eğitim sistemini yok ediyor. Amerikan toplumu gerek ekonomi gerekse yaşam düzeyi bakımından bizden çok farklı bir toplum. Onlar, birinci ‘sınıf adamları başka ülkelerden bulup götürüyor ve yararlanıyor. Tek amaçları, çocuklarını meşgul etmek. Oysa, Avrupa’da ulusal eğitim çok farklı, tek bir model var. O da İlk-orta-lise modeli. Belli başlı Avrupa ülkelerinde sınıf geçme, ders geçme gibi hokkabazlıklar yok. Bizim genel, geleneksel eğitimimiz de eskiden bu okullara benziyordu.

Bugün, bakanlıkta gelişigüzel toplantılarda eğitim bilimiyle bağdaştırılamayacak kararlar alınıyor. Hoş bunların pek çoğu da uygulanmıyor. Ama, olan bu ülkenin eğitim sistemine oluyor. Örneğin; kredili sistem yarı yılda öğrenciyi mezun ediyor. Bunun sorumlusu kim?

Ayrıca, eğitim sistemimizin yüksek diplomaya yönelik olması, işbaşı eğitimine önem verilmemesi çok masraflı, savruk sonuçlara neden oluyor. Ders araçları, kılık kıyafet kitapları hatta katkı payları tam bir israf örneği. Okul yönetimleri bazı istisnalar dışında okulu yönetmekten çok, kendi odalarının döşenmesi derdindedir.

Türkiye, bugün yanlış bir tutum içinde bocalamaktadır. İşin planlanması, ekonomik koşullara dayanması ve açıkça söyleyeyim; iyi sonuçlar alınması için hiçbir girişimde bulunulmuyor. Bütün işlerimiz çok personelli, çok pahalı ve uzun zamana dayalı olarak gerçekleştirliyor. Örneğin bazı hizmetler için uzun süreli eğitime gerek yoktur.

Dünyanın hiçbir yerinde el sanatları için, birtakım yaşamsal meslekler için uzun süreli öğretim yapılmaz. Örneğin yüksek otelcilik ve yüksek hemşirelik okulu olmaz. Öbür yandan eğitimi dinselleştirme girişimlerinin de ne kadar sakıncalı olduğu herkesçe biliniyor.

* Münevver Oğan ve Nuray Altıntaş tarafından yapılan bu söyleşi Cumhuriyet gazetesinin 7 Kasım 1996 tarihli Kitap ekinden alındı.

VN:F [1.9.22_1171]
Bu yazının aldığı puan
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)

Yorumunuzu bırakın