Fareli köyün kavalcısı özeti

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir ülkede insanların mutluluk ve neşe içinde yaşadıkları küçük ve şirin bir köy varmış.

Günün birinde bu güzel köyü fareler basmış. Bu, öyle büyük ve kalabalık bir fare sürüsü imiş ki, köyün her yerine yayılmış. Fareler kısa sürede köyün tüm sokaklarına dağılmış ve bütün evlerin içine doluşmuş. Fareler köyün evlerinde, pazarlarında ve tarlalarında buldukları tüm yiyecekleri yiyor, insanlara yiyecek hiç bir şey bırakmıyormuş. Köyde yaşayan insanlar bu farelerle nasıl baş edeceklerini bir türlü bilemiyorlarmış ve fareler yüzünde hayat bu köyde çok zor bir hale gelmiş. Köyün insanları köy muhtarından bu işe bir çare bulmasını ve farelerin köyü terk etmesi için bir şeyler yapmasını istemişler. Ne var ki, muhtar da bu işe bir çözüm bulamamış. Farelerin hüküm sürmeye başladığı bu köye ise insanlar artık “Fareli Köy” demeye başlamışlar.

Daha sonra bir gün, köye kaval çalan genç bir adam gelmiş ve eğer kendisine bir kese altın verirlerse, bu pis farelerin tüm köyü terk etmelerini sağlayabileceğini söylemiş. Bu habere çok sevinen halk hemen aralarında bir kese altın toplayarak köyün muhtarına teslim etmişler. Köyü farelerden temizlediği zaman, muhtar bu bir kese altını kavalcıya verecekmiş. İnsanlar ise köyün farelerden temizlenip yeniden güzel bir köy olacağı günü sabırsızlıkla beklemeye başlamışlar.

Köyün muhtarından önerisinin kabul edildiğini öğrenen kavalcı, söz verdiği gibi fareleri köyden uzaklaştırmak için başlamış kavalını çalmaya. Bu, aslında sihirli bir kavalmış ve çok güzel ve çok hoş sesler çıkıyormuş içinden. Bu sesleri duyan fareler yaşadıkları yerlerden çıkıp kavalcının etrafına toplanmaya başlamışlar. Kısa sürede köydeki tüm fareler kavalcının çevresini sarmış ve kavaldan çıkan sesleri dinlemeye başlamışlar. Tüm farelerin toplandığını gören kavalcı, kavalını çalmaya devam ederek başlamış yürümeye. Köyün yakınlarında bir dere varmış. Kavalcı o dereye doğru yürümeye devam etmiş ve ve fareler de arkasından onu takip etmiş. Dereye ulaştıklarında kavalcı hiç durmamış ve derenin içine doğru yürümeye devam etmiş. Kavaldan çıkan seslerle büyülenen fareler de hiç durmadan onu takip etmeye devam etmiş. Kavalcı derenin karşısında tekrar karaya çıkmış elbet, fakat farelerin hepsi dereye düşerek boğulmuş ve derenin akan sularında kaybolup gitmiş. Farelerin hepsinin derede boğulup öldüğünden emin olana kadar kavalını çalmaya devam eden kavalcı, daha sonra ise köyün muhtarından bir kese altınını almak üzere köye geri dönmüş.

Köyü farelerden kurtararak bir kese altın kazanmış olmanın mutluluğu içindeki kavalcı, köye geri dönerken çeşitli hayaller kurmaya başlamış. O altınlarla ne kadar rahat ve mutlu yaşayacağını, kendi işini kurabileceğini ve diğer zengin insanlar gibi keyifli bir yaşam sürebileceğini düşünmüş hep. Kavalcı köye vardığında altınlarını almak için hemen muhtarın yanına gitmiş. Muhtar ise kendi kendine, “nasıl olsa köyün tamamı farelerden temizlendi ve tüm köyün isteği yerien gelmiş oldu. En iyisi ben bu bir kese altını vermeyeyim ve altınlar bana kalsın” diye düşünmüş ve kavalcıya çeşitli mazeretler uydurmuş ve altınları ona vermemiş.

Kandırılmış olduğunu gören kavalcı, köye bir ders vermeye karar vermiş ve yeniden başlamış kavalını çalmaya. Kavalın senini duyan köyün tüm çocukları, tıpkı farelerin yaptığı gibi koşarak kavalcının etrafından toplanmaya başlamışlar. Kavalcı adam kavalını çalarak köyün dışına yürümeye başlamış, çocuklar ise kavalın sesinden büyülenmiş bir şekilde onu takip etmişler. Kısa süre sonra köyde tek bir çocuk bile kalmamış ve çocukları kaybolan anneler ile babalar çok endişenmişler ve ne yapacaklarını bilememişler.

Köy halkı yeniden muhtara gitmişler. Muhtara, “Kavalcıya hakkı olan bir kese altını vermekten vazgeçtin ve o da bizim çocuklarımızı tıpkı fareleri alıp götürdüğü gibi götürdü. Şimdi ne yapacağız?” diyerek hem dertlerini anlatmışlar, hem de muhtarın bu yanlış davranışının nasıl kötü bir duruma yol açtığını anlatmışlar kendisine.

Aldatıldığı için hala çok kızgın olan kavalcı çocuklarla birlikte bir ormana gelmiş ve bir ağacın altına oturup biraz dinlenmeye karar vermiş. Bu sırada aklına bir fikir gelmiş kavalcının. Köye tekrar geri dönüp muhtardan hakkı olan bir kese altını tekrar isterse, muhtarın bu sefer altınları kendisine verebileceğini düşünmüş ve hemen yola koyulup köye doğru yürümeye başlamış. Fakat kavalını ormanda dinlenirken oturduğu ağacın dibinde unuttuğunu fark etmemiş. Çocuklardan birisi, sihirli melodiler çıkaran bu kavalı bulmuş ve kavalı çalarak köye doğru yürümeye başlamış. Kavalın büyülü sesini duyan diğer çocuklar hemen bu çocuğun etrafında toplanmışlar ve onun arkasından köye doğru yürümeye başlamışlar. Bir süre sonra ise çocukların hepsi köye varmış ve ailelerine yeniden kavuşmuşlar. Hem çocuklar hem de onların anneleri ve babaları çok ama çok sevinmişler. Duydukları sevinçten ve mutluluktan yerlerinde duramamışlar, günlerce bayram yapmışlar.

Köylüler daha sonra yeniden muhtara gitmişler ve altınları kavalcıya vermeyerek ne kadar büyük hata yaptığını, eğer çocukları asla geri dönemeselerdi ne kadar büyük bir üzüntü yaşayabileceklerini anlatmışlar ona. Altınları da kavalcıya vermesini istemişler. Muhtar da kavalcıya hak etmiş olduğu bir kese altını vermiş. Kavalcı altınları ile birlikte mutluluk içinde yeniden hayaller kurarak köyden ayrılmış. Köylüler de tüm bu sorunlardan kurtuldukları için çok mutlu olmuşlar ve şirin köylerinde yeniden neşe içinde yaşamaya devam etmişler…

tavşan ile kaplumbağa hikayesi-fabl

Evvel zaman içinde bir ormanda, diğer tüm hayvanlardan hızlı koşmayı başarabilen bir tavşan yaşarmış. Bu tavşan, çok yavaş yürüyen kaplumbağa ile hep dalga geçiyor ve onu sinirlendirmeye çalışıyormuş. Oldukça bilge ve de akıllı olan kaplumbağa ise tavşana “Çok hızlı koşuyor olabilirsin, fakat bu, kimsenin seni geçemeyeceği anlamına gelmez. Elbet sen de koşuda geçilebilirsin” demiş. tavşana. Bunu duyan tavşan gülmekte yerlere yatmış ve “Beni geçebilecek birisinin olduğunu mu düşünüyorsun gerçekten, kim beni koşuda geçebilirmiş ki, yoksa sen mi?” diye sormuş kaplumbağaya ve “Ben herkesten daha hızlı koşabilirim ve kimse beni geçemez”. İstersen seninle bir yarış yapalım. İstediğin her şey üzerine seninle bahse girerim, beni geçmen mümkün değil”, demiş kaplumbağaya. Kaplumbağa bu meydan okumaya olumlu cevap vermiş ve tavşanın yarış teklifini kabul etmiş. Akıllı ve bilge kaplumbağanın amacı, bu genç ve tecrübesiz tavşana iyi bir ders vermekmiş.

Ertesi gün erken bir saatte tavşan ile kaplumbağa, yarışacakları yolun başına gelmişler ve ikisi de hazır olunca yarışa başlamışlar. Kaplumbağa çok ağır adımlarla çok yavaş bir şekilde ilerlemeye başlamış. Henüz uykusundan tam olarak ayılamamış ve oldukça uykulu olan tavşan, kaplumbağanın ne kadar yavaş ilerlediğini de görünce, kaplumbağaya, “sen yürümeye devam et, benim çok uykum var, şu ağacın dibinde biraz kestiyerim, daha sonra nasıl olsa hemen yetişirim sana”, demiş. Biraz uyukladıktan sonra gözlerini açan tavşan bir de bakmış ki, tavşan hala yolun çok başında ve ağır ağır ilerleyebiliyor.

Tavşan bunun üzerine bir de kahvaltı etmeye karar vermiş ve yakındaki bir tarlada yetişen lezzetli havuçları yiyerek karnını bir güzel doyurmuş. Güneşin de yükselmesi üzerine karnı doyan tavşanın yeniden uykusu gelmiş ve kaplumbağanın yolun neresine geldiğini bir kontrol ettikten sonra bir miktar daha kestirmeye karar vermiş.

Tavşan, yarışta kaplumbağayı geçip onu yendiğinde duyacağı sevinci ve kaplumbağanın yüzünde oluşacak ifadey hayal ederek tekrar güzel bir uykuya dalmış. Ne var ki, tavşanın uykusu tahmininden de uzun sürmüş. Güneş artık ufuk çizgisinde batmaya hazırlanıyormuş ve kaplumbağanın bitiş çizgisini geçmesine ve yarışı kazanmasına sadece bir iki metre kalmış. İşte tam o anda tavşan korku içinde gözlerini açmış. Ne kadar da çok uyumuş olduğunu fark eden tavşan büyük bir korku ve endişe ile kaplumbağaya yetişmek üzere hızla koşmaya başlamış.

Tavşan tüm gücü ile ve hiç durmadan koşmuş. Kaplumbağanın çizgiyi geçmesine ise artık sadece bir kaç adım kalmış. Tavşan son bir hamle ile çizgiye doğru atılsa da, bunun artık bir faydası olmamış, çünkü kaplumbağa çizgiyi ondan önce geçerek yarışı birinci olarak tamamlamış. Çok hızlı koşmuş olduğu için yorgunluktan yere serilen ve nefes nefese kalan tavşana dönmüş ve “Sen, hiçkimsenin seni geçemeyeceğini düşünüyordun, fakat ne kadar yanlış düşündüğünü artık gördün. Önemli olan herkesten hızlı koşabilmek değil, sabırla ve azimle yola devam edebilmektir. Sen beni çok hafife aldın ve çok hızlı koşabildiğin için bütün gün tembellik yapıp uyudun ve benimle alay ettin. Ben ise çok yavaş yürüyebilmeme rağmen hiç durmadan yoluma devam ettim ve yarışı kazandım. Bu da sana ders olsun”, demiş.

Bezelye prenses masalı

Evvel zaman içinde bir diyarda bir prens varmış. Bu prens, artık evlenmesi gerektiğine karar vermiş ve ona göre evleneceği kişi ise bir prenses olmalıymış. Prens tüm dünyayı gezip, evlenmek istediği gibi gerçek anlamda bir prenses aramış durmuş. Fakat prenses olduğunu söyleyen kızların gerçek birer prenses mi olduklarını, yoksa yalan mı söylediklerini anlamakta çok zorlanıyormuş. Tam anlamı ile prenses olduğundan emin olduğu birisini bulamayan prens, sonunda çok üzgün bir şekilde ülkesine geri dönmüş.

Daha sonra bir gece, çok şiddetli bir fırtına başlamış. Gök gürültüleri, şimşeklerler ve yağmur hiç durmadan devam ediyormuş. Bu sırada sarayın kapısı çalınmış ve bunun üzerine kapıyı açmışlar. Bir de bakmışlar ki, yağmurdan ve fırtınadan sırılsıklam olmuş, elbiselerinin üzerinden sular akan bir kız varmış kapıda. Ve bu baştan aşağı ıslanmış olan bu kız, bir prenses olduğunu söylemiş ve kendisini içeri almalarını istemiş. Kızı içeriye almışlar fakat kraliçe, kızın gerçek bir prenses olduğuna ikna olmamış. Gerçeği öğrenmek için ise bir plan yapmış. Prenses olduğunu söyleyen bu kızın yatması için bir oda hazırlatmış ve odanın ortasına bir adet bezelye tanesi koymuş. Daha sonra bu bezelyenin üzerine 20 kat döşek, döşeklerin üzerine de kaz tüyünden 20 kat yatak koydurmuş. Sonra da prensese bu yatakta uyuyacağını söylemiş.

Sabah olmuş ve prensese nasıl uyuduğunu sormuş kraliçe. Prenses: “gece boyunca bir an bile uyuyamadım, yatağın içinde sert bir şey vardı ve gece boyunca vücuduma battı, her yerimi acıttı ve çürüttü. Hiç rahat edemedim, çok kötü bir gece geçirdim”, demiş.

20 kat döşek ve 20 kat yatağın altındaki tek bir bezelte tanesini hissedebilecek kadar narin olabildiğine göre bu gerçek bir prenses olmalı diye düşünmüş kraliçe ve prens, bu prenses ile evlenmiş. Bezelye tanesini ise bir müzeye koymuşlar. Dilerseniz gidip o bezelyeyi görebilirsiniz.

Hansel ve Gretel masalı

Masalı yazan: Aslında tam olarak bir kaynak bulunmamasına rağmen, Grimm Kardeşler,Giambattista Basile
MASAL:
Bir zamanlar ormanın derinliklerinde oduncu babaları ile birlikte yaşayan iki kardeş varmış. Bu kardeşlerin isimleri Hansel ile Gretel’miş. Henüz çok ufak bir yaşta iken Hansel ile Gretel’in anneleri ölmüş ve bunun ardından babaları çok kötü kalpli bir kadın ile evlenmiş ve bu kadın kardeşlerin yeni annesi olmuş. Zengin bir hayat yaşamak isteyen bu hain düşünceli kadın, fakir bir yaşam sürmeyi hiç istemiyormuş ve fakirlikten nefret ediyormuş. Kötü kalpli bir insan olduğu için de Hansel ile Gretel’e her zaman çok kötü davranıyor, onları hep üzüyormuş.

Bir gece Hansel ile Gretel uyumak üzerelerken, üvey anneleri ile babalarının arasında geçen bir konuşmayı duymuşlar. Üvey anne, iki kardeşin babasına yiyeceklerinin çok azaldığını ve bu kadar az yiyecekle geçinmelerinin mümkün olmadığını söylemiş. Bu nedenle de çocukları ormana bırakıp, onlardan kurtulmak gerektiğini söylemiş. Tabi babaları buna karşı gelmiş, çünkü çocuklarını çok seviyormuş ve onlardan ayrılmayı hiç istemiyormuş. Fakat kötü kalpli bu kadını ise arzusundan vazgeçmesi için bir türlü ikna edemiyormuş. Konuşmalar sırasında “Çocukları yarın ormana götürüp orada bırakacağız” denildiğini duyan Gretel büyük bir üzüntü duyarak ağlamaya başlamış. Hansel ise bu söz karşısında daha güçlü kalmayı başarabilmiş ve kardeşine “sen sakın üzülme, bizi ormana bıraktıklarında evin yolunu bulur ve tekrar eve döneriz” demiş. Hansel daha sonra, gecenin geç vakitlerinde dışarıya çıkarak çok sayıda çakıl taşı toplamış ve cebine koymuş.

Ertesi gün sabah olduğunda, babalafrı ile kötü kalpli üvey anneleri, iki kardeşe onları ormanda bir gezintiye çıkaracaklarını söylemişler ve tüm aile böylelikle ormana doğru yola koyulmuş. Hansel, cebinde sakladığı çakıl taşlarını geçtikleri yollara gizlice atmış. Böylelikle, bu taşları yerde tekrar bulduğunda, o yolun daha önce geçtikleri yol olduğunu anlayacak ve kardeşi ile eve tekrar geri dönebileceklermiş. Ormanın derinliklerinde üvey anneleri ile babaları, Hansel ile Gretel’e orada beklemelerini, birazdan geri gelip kendilerini alacaklarını söylemişler. Kendilerini almaya gelmeyeceklerini zaten bilen kardeşler, onlar gittikten kısa bir süre sonra eve geri dönmek üzere yola koyulmuşlar. Hansel’in ormanın içinde geçtikleri sırada birer birer yollara attığı çakıl taşları gece yıldızların ışığı altında parlamış ve iki kardeş bu taşları takip ederek evi bulmayı başarmışlar. Üvey anneleri bu durum karşısında çok sinirlenmiş, çocuklarını çok seven babaları ise bir hayli sevinmiş.

Ne var ki, kötü kalpli üvey anneleri bir kaç gün sonra onları tekrar ormana götürmüş ama bu sefer çakıl taşı toplayıp ceplerinde saklamalarına izin vermemiş. Hansel bu sefer de, cebinde bulduğu ekmek kırıntılarını dökmüş geçtikleri yollara. Fakat bu kırıntıları da ormandaki kuşlar ve böcekler yemiş. Hansel ile Gretel bu yüzden evin yolunu bulamamışlar ve ormanda kaybolmuşlar. Ormanda dolaşıp evin yolunu bulmaya çalışırlarken başka bir ev ile karşılaşmışlar. Fakat bu evi gördüklerinde çok şaşırmışlar. Çünkü bu evin duvarları ve çatısı pastadan, pencereleri ile kapısı da çikolatadan ve şekerden yapılmış. Bütün gece boyunca ormanda yürümekten çok acıkan Hansel ile Gretel büyük bir mutlulukla evin üzerindeki şekerlerden ve pastalardan koparıp yemeye başlamışlar. Bu sırada evin içinden bir ses gelmiş: “Benim evimi kim yiyormuş bakalım” diye bağırarak çok sevimli ve yaşlı bir kadın çıkmış evin içinden. Çocukların halini gören bu yaşlı kadın: “Ahh zavallı çocuklarım benim” diyerek üzülmüş kardeşlerin haline. Onları eve almış ve karınlarını bir güzel doyurmuş. O gece orada kalarak huzurlu bir uykuya dalmış iki kardeş.

Ertesi gün sabah olduğunda kardeşler bir bakmışlar ki, kendilerine çok iyi davranan bu yaşlı kadın aslında bir cadıymış. Şimdi de bu kötü kapli cadı Hansel ile Gretel’e kötü davranmaya başlamış. Amacı, bu iki kardeşi yemekmiş. Fakat Hansel çok zayıfmış ve cadı onu yemek için Hansel’in kilo almasını beklemeye karar vermiş. Yaşlı cadı, Hansel’i evin dışında bir kümese hapsetmiş ve O’nun bol bol yemek yiyip kilo almasını sağlamak için kardeşi Gretel’e mutfakta yemekler yaptırıyormuş. Fakat Hansel, cadının gözlerinin çok iyi göremediğini fark etmiş ve aklına hemen bir plan gelmiş.

Kötü kalpli cadı her sabah kümese gidip Hansel’e kolunu uzatmasını söylüyormuş. Hansel kolunu uzatmak yerine kümesin içinde bulduğu kuru bir tavuk kemiğini uzatıyormuş cadıya. Cadı ise parmağı ile kemiğe dokunduğunda, “hala çok zayıfsın, seni böyle yiyemem” diye öfkeleniyormuş. Yaşlı cadı daha sonra da Gretel’e gidiyormuş ve O’ndan daha çok yemek pişirmesini istiyormuş.

Yaşlı cadı her sabah kümese gidip, Hansel’in yeterince kilo alıp almadığını bir ay boyunca kontrol etmeyi sürdürmüş. Fakat Hansel’in bir türlü kilo almadığını anlayınca artık iyice sinirlenmiş ve daha fazla sabredememiş ve “Şişman da olsan, zayıf da olsan seni artık yiyeceğim” demiş. Gretel’e gitmiş ve O’na, “bugün Hansel böreği yapacağım. O yüzden fırına bak da, hamur yeterince kıvama gelmiş mi, gelmemiş mi, bana söyle bakalım”, demiş. Gretel, cadının bu isteğinin arkasında kötü bir plan olduğunu, fırının kapağını açtığı an yaşlı cadının kendisini fırının içine atıp pişireceğini hemen anlamış. Cadıya, “başım fırına girmiyor, hamuru göremiyorum” demiş. Cadı sinirlenerek Gretel’i bir kenara itmiş ve hamuru görebilmek için kendi başını fırına sokmuş. Gretel bu fırsatı kaçırmamış ve kötü kalpli cadıyı tüm gücüyle fırının içine iterek kapağını kapatmış. Daha sonra hemen kümese gitmiş ve kardeşi Hansel’i oradan çıkartmış. Yaşlı cadıdan kurtulan iki kardeş çok hızlı bir şekilde koşarak oradan uzaklaşmışlar. Bir ara yolun ilersinde, bacasından duman çıkan bir ev fark etmişler ve o eve doğru koşmaya devam etmişler. Eve iyice yaklaştıklarında ise gördüklerine çok şaşırmışlar. Çünkü bu ev, kendi evleri imiş. Sevinç çığlıkları atan kardeşlerin sesini duyan baba biraz sonra kapıyı açmş ve bir de bakmış ki çocukları geri dönmüş. Çocuklarını tekrar görünce öyle çok sevinmiş ki, sevincinden ağlamaya başlamış ve hemen onları kucaklayıp öpmüş. Hansel ile Gretel, ceplerinden bir sürü altın çıkartıp babalarına vermişler. Babaları altınları görünce çok şaşırmış. İşin aslı, yaşlı cadının evinden kaçmadan önce Hansel ile Gretel, evde buldukları altınları da alıp kaçmaya karar vermişler ve buldukları tüm altınları ceplerine doldurarak cadının evinden öyle kaçmışlar. Artık bir sürü altını olan iki kardeş ile babalarının bol bol yiyecekleri olmuş ve bir ömür boyunca mutlu ve beraber yaşamışlar.

Masallar – Lev Nikolayeviç Tolstoy

masallar
Kitabın adı : Masallar
Kitabın yazarı : Lev Nikolayeviç Tolstoy
Kitabın yayın evi : ŞuleYayınları Kelepir Kitaplar / Dünya Klasikleri Dizisi
Yayın tarihi : 2005
Sayfa sayısı : 103
Kitabı çeviren: Sedat Cereci,Dilek Güler
Kitap tanıtım yazısı :